Efsanevi Anka kuşunun hikayesini bilirmisiniz? Hani şu ölüm vakti geldiğinde birden alevlenerek yanan ve akabinde küle dönüşen daha sonra ise kelimenin tam anlamıyla küllerinden doğan mitolojik kuş. Harry Potter serisini okumuş ya da izlemiş olanlar eminim hatırlayacaktır. Bu, yazmadığım -tam 1 ay- süreçte yaşadığım tecrübeler, hayatımdaki iniş çıkışlarım bu mucizevi hayvanın etkileyici yaşam biçimine benziyor biraz..

Siz dostlarım, hiç kazanacağınızdan son derece emin olduğunuz birşeyi kaybettiniz mi? Umutlarınız gün geçtikçe yükselirken bir anda iskambil destelerinden yapılmış kulenin en altındaki kağıdın hareket edip yıkılması misalı tek dokunuşla, tek nefesle yok edilmesine şahit oldunuz mu hiç? Ben oldum. Hayatımda ilk defa hemde. Sarsıldım yıkıldım ne yapacağımı bilemedim, düşündüm saatlerce bedenimi koydum bir köşeye, beni bu hale getiren insan oldum. Onun gibi düşünmeye başladım, her hareketimi gözden geçirdim ancak bunların olmasını gerektirecek hiç bir şey bulamadım. Buna rağmen vazgeçmedim, yılmadım aramaktan, birşey vardı sanki, yani olmalıydı? Ama ama bulamıyordum işte, yoktu.. Artık bitap olmuştum, dinlenmeye karar vermiştim. Biraz sessiz kalmıştım. Konuşmamıştım, düşünmemiştim.. Ama buna da dayanamamıştım, bende öyle bir şey yaratmıştı ki direnemiyordum her geçen gün daha da kötüye gidiyordum. Derken bir kaç uykusuz gece den sonra uyuduğum dar zamanlarda bir rüya gördüm. Ama bu bir rüya gibi değildi, sanki gözlerimi kapatıp rüya görmeye başladığım andan itibaren kalktığım ana kadar yaşanmış birşey gibiydi. Duyu vardı rüyada çünkü. Hissetmiştim, yanıyordu elim, terler boşalıyordu avucumun içinden damla damla.. Gözlerimi açtığımda uzun zaman sonra gün ışığıyla beraber yüzüm gülüyordu. Rüyaydı ama gerçek gibiydi ve bu yarı gerçek rüyayı bir ömür gerçek kılmak için, hatta bundan daha iyilerini yaşayabilmek için harekete geçmem gerekiyordu.

anka kuşu

İrkilip ayağa kalktıktan sonra onunla iletişime geçtim. Konuşuyordum öyle, fikirlerini duymayı, onunla birşeyler paylaşmayı özlediğimi farkettim. Hatta bu şeyleri paylaştıkça ne kadar keyifli olduğumu gördüm. Sanki yanındayken başka bi adam gibiydim. İçimdeki benliği ortaya çıkartıyordu. Gizli bir kişiliğimi keşfediyordu adeta. Paylaşıyorduk güzeldi herşey ama, o benim en iyi arkadaşımdı. Herşeyimi bilendi ondan birşeyler saklamaktan nefret ediyordum ve yavaş yavaş açıklamaya başladım ona. Biraz aceleci gibi görünüyordu ama doğrusu bu gibiydi. Yavaş yavaş gerçeğe yaklaşıyordu, hislerime.. ve bir anda dökülüverdi bütün sözcükler.. Ne diyeceğini biliyordum o beni pek tanımıyordu ama ben onu sandığından çok iyi tanıyordum ve beni yanıltmadığı her saniye şükrediyordum. Anlayışlı, çözümcü ve akıllıydı. Nerede ne diyeceğini ne düşüneceğini biliyordu insanları hayatına ne derece nasıl sokacağını biliyordu, kontrollüydü. Yanlış birşey yapmak istemiyordu ama aceleci davranmakta istemiyordu. Anlıyordum onu, çünkü yargılarını elemekle uğraşıyordu. Ama ne var ki biliyormusunuz, istiyordu.. Bütün yargılarını yok etmek istiyordu.. ve önemlisi de buydu. Niyet..

Gidiyordu artık, ayrılıyordu şehrimizden kısa süre sonra dönmek üzere. Gitmesine dakikalar kala haberim oldu, ve veda etmek istedim ona. Çekinerek ona söylediğimde kendinden son derece emin gel dedi vedalaşalım, ama yetişeceğini sanmıyorum dedi. Hava şartları, trafikte ışıklar vs herşey benden yanaydı. Çok az bir süre kala yetiştim ona. ve nihayet garda yüzyüze geldiğimiz anda birbirimize sım sıkı sarıldık. Hayatımın en mutlu anlarından biriydi o an -ki itiraf edeyim şunları yazarken bile gözlerim doldu sanki :)- Ona sarılışım, onun da gögsüme başını koyması, trenin son anonsunun ardından ellerin parmak parmak ayrılması.. o an her şey belli olmuştu sanki. Yine de buna rağmen acele etmedik birbirimizi daha iyi tanımak ve düşüncelerimizin keskinleşmesi için bir süre bekledik ve dönüşte “o ve ben” artık biz olmuştuk..

Evet işte bu kadar. Tıpkı anka kuşu gibi umutlarımın kül olduğu anda bir rüya ile yeniden doğmuştum.. İyi ki varsın, iyi ki hayatımdasın parem.