Hey maşallah.. Blogda uzun zaman olmuş birşey karalamayalı. Sebebi çoğuldur. Bir çok şey var içinde. Ama anlatmaya niyetim yok açıkçası, belki böylesi daha kolay belki de daha doğru. Ben yine klasikleşmiş “her neyse” lerimden birini kullanıp sade de geleceğim. Yazdan beri bir planımız vardı, henüz yeni evlenmiş sayılan biricik kuzenlerim Selin ve Betül ablam eşleriyle beraber Samsun’a gelicekler ve biz de ufak çaplı bir çevre iller organizasyonu tasarlıyacağız diye. Bütün tayfanın çalışan kesimden olmasından ötürü izinlerini ayarlamak zor olsada en nihayetinde bu haftanın başında Samsun’a geldiler. Onları önce güzide şehrimiz Samsun’u gezdirdim. Bandırma, Sevgi Gölü, Amisos, Rus Pazarı, Mecidiye, Çiftlik derken zaten Samsun büyük ölçüde bitti. Artık kabuğumuza sığmadık ve arabalı olmamızın nimetlerinden faydalanarak dışarıya açılmaya başladık. İlk düşüncemiz Ordu, Giresun, Trabzon felan Karadeniz’in büyük çoğunluğunu yutmaktı ama derslerimden ötürü Trabzon’u elemek zorunda kaldık. Benim pimpirik kuzenim Selin bu duruma üzülsede eminim ki yaşadığı tatil onu yeterince kesmiştir (:

uzun saclinin yeri

Artık gezimiz başlamıştı, ilk istikamet olarak Ordu’yu görecektik. Çıktık yola; Tekkeköy, Çarşamba, Terme derken Ünye sınırlarına gelmiştik. Ünye’nin büyüleyici sahil yolu bizimkilerin aklını oldukça çeldi ki durmak istediler, ben de kırmadım elbet. Zaten benim de meyilim vardı, daha önce Ünye’den sürekli geçtim ama hiç durmak nasip olmamıştı. İskelede ve meydan da biraz vakit geçirdikten sonra yolumuza devam ettik. Yol boyu sahilden gidince insan bi huzur doluyor. Deniz manzaralı yol insana ekstra bi keyif veriyor. Manzarasının yanında yolların tümünün bölünmüş olması sürücüyü de oldukça rahatlatıyor. Derken büyüklerimizi aradık sorduk. Nereye gidebiliriz yol üzerinde diye? İlk söyledikleri şey eski, virajlı, Trabzon yolundan gidip Uzun Saçlının Yeri’nde denize karşı çay içmeniz idi. Evet burayı biliyordum ben ama en son abartısız 10 yıl felan olmuştur gitmeyeli. Neyse Bolaman’ı geçip Perşembe’nin şirin kasabasına yani Medreseönü’de Uzun Saçlının Yeri’ne vardık. Ben tabi direk tanıdım uzun saçlarıyla nam salmış Nusret dayıyı. Yıllar hiç değiştirmemiş adamı. Aynı ifade, aynı güleryüz. Arabadan indim direk yapıştım eline selamnün aleyküm edasıyla. Tanırdım Nusret dayıyı, ketum süratlı, sessiz insanlardan hoşlanmadığını bilirdim. Benim arabadan inip direk elini öpmeye kalkışmam bariz çok hoşuna gitmişti, benim kısa hal hatır muhabbetimden sonra söz ona geçtiğinde hemen sordu. Evlat en son ne zaman geldin sen diye? 10 yıl rahat olmuştur dediğimde, oldukça şaşırmıştı. Ardından ekledi, ne ikram edeyim size diye. E dayı gelmişiz Türkiye’nin en güzel çayının yapıldığı yere elbetteki bir demli çayını içeceğiz dedim, seni es geçemeyiz diye. Allah razı olsun, 2 şer bardaklık yeter mi dedi hemen, ben de olur ustam dedikten sonra beklemeye konuşlandık.

Biz çaylarımızı beklerken manzaranın tadını çıkartmaya başladık. Nusret dayı 10 sene öncesine göre mekanı oldukça değiştirmiş, artık daha bi temiz, daha bir derli toplu, daha nezih ve modern bi görünüme kavuşmuş. Burada bolca fotoğraf çektirdikten sonra, dayının dükkanına geçtim. Kapıdan içeri girerken gözler direk olarak çerçevelenmiş gazete küpürlerine ve ünlülerle çekilmiş resimlere daldı. İçlerinden biri oldukça dikkatimi çekmişti. Ulusal gazetenin sayfasından alınmış bir küpürde manşet olarak şöyle bir dize geçiyordu kendisi hakkında. “Çayın resmini yapan adam.” Etraftakileri inceledikten sonra muhabbet için dayıya döndüm. Direk ona çevre düzenlemesinin harika olduğu, zevklerinin beni oldukça mest ettiğini söyledim. Ardından ekledim, dayı senin buraları ilk defa bu kadar boş görüyorum, sanırım yeni yol seni oldukça etkiledi dedim. Evet dedi hüzünlü ama yine de gülerek, ben buraya bu kadar yatırım yaptıktan kısa süre sonra yeni yol açıldı ve bu virajlı ve tehlikeli yolu kimse kullanmaz oldu.

Artık insanlar tek tük geliyor, hatırlarsan eskiden insanlara ikinci bardağı veremezdim yoğunluktan, şimdi öyle değil gelen müşteri kısıtlı artık hizmet için yeterince vaktim olabiliyor diye yakınıyordu. Verecek bir cevap bulamamıştım, öyle kalakaldım. Kısa süren sessizlikten sonra dükkandaki pikola fındığına kaydı gözlerimiz. Vakumlanmış poşette satıyordu dayı adını ilk defa duyduğum bu fındık cinsini. Selin ablamın eşi Taner abi söze girdi bu noktada. Normal fındıktan daha küçük ama daha lezzetli olduğundan bahsetti ve denemek için aldık. Gerçekten de leziz bi tadı vardı. Fındığı alıp dışarıya geçtik ve kısa süre sonra çaylar geldi. İlk yudumu aldıktan sonra sanki kendini başka diyarlarda hissetmeye başladım. İçtiğim en güzel çaydı abartısız. Tarifi mümkün değil böyle birşeyin, kelimeler yetmiyor anlatmaya. O yüzden gidip deneyin demekten başka bişey gelmiyor aklıma (: Dayının çayının sırrı haliyle söylemiyor ama rivayet şudur ki, çayı dağ suyundan ve odun ateşinde yaptığı, çayı da özel olarak Rize’den getirtdiği. Biz eşsiz manzara eşliğinde çaylarımızı yudumlamaya devam ederken Uzun Saçlı diğer müşterisiyle ilgileniyordu, o yüzden masada pek muhabbet imkanı bulamamıştık. Olsun bizi bu da kesmişti. Artık yola dönmemiz gerekiyordu, bi kaç hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra yola koyulduk.

vonalı celal

Bu seferki durağımız ise yaklaşık 20 km ilerideki Vonalı Celal‘di. Fakat Celal abinin mekanın doğru yol alırken kenarda bir yerde Yason Klisesi isminde bi levha gördük, gidelim mi gitmeyelim mi derken burayı da gördük diyebilmek namına kırdık direksiyonu içeriye ve kliseye yol aldık. Deniz kıyısında olan klisenin orada yine bolca fotoğraf çektirdikten sonra güzergahımza geri döndük. Bu arada Vonalı Celal’ın mekanını ilk defa duymuştum, ama sonradan öğrendim ki Celal abinin mekanı Uzun Saçlı’ya göre daha meşhurmuş. Neyse artık karnımız acıkmıştı ve Celal abinin mekanında balık yenirdi ki, adamın asıl mesleği turşuculuk. 120′nin üzerinde turşu çeşidi vardı dükkanında. Hamsi den tut, erik e kadar. Bir kaç kez televizyona bile çıkmıştı, gazeteden ek olarak. Siparişlerimizi verdikten sonra, aynen Uzun Saçlının Yeri’nde olduğu gibi Celal abinin dükkanındada gazete küpürleri ve ünlülerle resimler duvarları süslüyordu. Bunda ise dikkatimi çeken yine ulusal bir gazetenin Türkiye’de hamsi yenebilecek en iyi yerler araştırmasında Vonalı Celal’ın 2. sırada olmasıydı. Balıklarımız geldikten sonra açlığında verdiği hazla hemen yumulduk, kısa sürede de tükettik. Her şey mükemmeldi, yine deniz manzarası eşliğinde balığımızı, turşumuzu ve salatamızı yerken oldukça keyif almıştık. Hatta kuzenlerim ve eşleri dönüş yolunda tekrar uğramayı kararlaştırmıştık. Öte yandan yediklerimizin lezzetinin yanı sıra mekanın hizmeti de takdire şayandı. Hatta az önce bahsettiğim duvarların birinde Japon turistin bu konuda özel mektubu vardı. Personelin bize sıcak davranması, onlarla muhabbet etme arzusu uyandırdı bizde. İlk olarak konaklayacağımız yer hakkında tavsiye istedik. Bize 2 tane yer önerdiler ama biriyle daha yakın olduklarını söylediler ve otelin sahibini tanıdıklarından bahsetti ve bizim için indirim yapabileceğinden bahsetti. Biz de uyar dedik ve otelin sahibiyle konuştuktan sonra tatmin edici bir indirim ayarladı. Teşekkür edip, mekandan ayrıldık ve muhakkak dönüşte uğrayacağımızdan bahsettik ardından otele eşyalarımızı bırakmak için yola koyulduk. Eşyaları bıraktıktan sonra gün için yeterince vakit vardı ve Ordu’yu gezmek istedik, zaten Perşembe‘de Ordu’ya oldukça yakındı ve akşamda Ordu’yu gezmeye çıktık.

Ordu’nun meşhur Fidangör caddesinde gezmeye başladık. Sonrasında etrafa sorarak bulduğumuz bir yer de okey oynadık. Son zamanlardaki şanssızlığım üzerimdeydi ve bitemeden sonuncu oldum :( Oradan çıktan sonra sahile indik. Adını bilmediğim ışıklı bir meydanda fotoğraflar çekilmeye devam ettik ve meydanın ilersindeki iskeleye gittik. Burada iskelenin ucuna geldiğimde yorgunluktan ötürü oturup sırtımı yaslanıp dinleniyordum. Derken bir adam geldi iskelenin son noktasına kadar yürüdü ve okkalı bir nefes çekti cigerlerine. Temiz hava adamı adeta mest etmişti, ben de hemen takıldım yabancı hafif yaşlı amcama (: Deniz huzur veriyor dimi abim dedim, evet dedi. O da bana dönüp herşey güzelde aslanım şu gençliğine niye yazık ediyorsun da sigara içiyorsun diye takıldı. Ben senin yerinde olucaktım diye teeey den bir girdi ve muhabbet açıldı (: Yine beraber fotoğraf çektirdik isminin Cemal olduğunu öğrendiğim abimle ve fotoları benden istedi, mail atmamı hatta ve hatta facebook’a koymamı söyledi. Ortalama 45 yaşındaki adamdan facebook lafını duyunca şaşırdım tabi :) Bekle abim dedim ve ben seni facebook a ekliycem dedim ve iPhone’u çıkardım. O işide halledikten sonra bi kaç fotoğraf ve muhabbetten sonra Cemal abidende ayrıldık. Daha sonra vakit geç olunca otele dönmeye karar verdik ama oteldede oyuna devam edicektik, fakat bu sefer okey değil. Uno! (: Bildiğimiz pis yedili ya da sinek oyunun değişik bir versiyonu olan Uno kendi özel kağıtlarıyla oynanan eğlenceli bir oyun. Kuzen tayfasına da Şule ablamız öğretmişti, otelde onu oynadık ama bu sefer 2. oldum. Şansım yaver gitmişti. (:

İşte turun ilk günü böyle geçmişti. Dolu dolu, yeşilin içinde mavinin ucunda.. Bir yanda doğanın ciğerlerimize pompaladığı saf, katıksız muhteşem karadeniz havası, diğer yanda hemen yanı başımızda martılarla bütünleşik eşsiz karadeniz sahili. Ey gidu Karadeniz.. Ertesi gün Ordu/Boztepe ve Giresun da anılarımız oldu, onu da yarın yazarım artık. ;)